Son yazmaya karar verdiğim seferde camlar çerçeveler alt komşunun altından çıkmıştı.
Dine and die diye şarkı olsa tam motörhead şarkısı olmaz mıydı diye düşünürken motörhead’in hiçbir şarkısını bilmediğimi belirtmem gerekir. Belki biraz ace of spades . o da unforgiven veya one veya fear of the dark bilmek gibi. Addetten.
Alt komşularımı tanımıyorum. Üst komşularımı tanımadığım kadar. Sadece bir adet komşu kızı var ki sadece terlik, şort, kolpa tşört kombinasyonuylayken ve cappy karışık meyve suyu almaya çıktığım zamanlarda kendisi ile göz ucuyla selamlaşma şekli bir iletişim içerisine giriyorum. Ki az önceki cümleyi kurarken meyve mi meyva mıydı diye düşünmeye ayırdığım vakit hayatta pişman olacak ciddiyette bir uzunluktaydı. Onun haricinde the black keys çaldığı sürece kelimelerin kendi kendisine aktığını fark etmiş olmam benim bu geceki en büyük zaferim.
Biraz on the road biraz true grit biraz da machete, çoook çok az da 24 hour party people. Birleştirince kelimeleri klavyeye dilimle basarak yazmam için yeterli oluyor. Bu yazdığım şey her ne ise, deneme hikaye, tez, saçmalık; bittiği anda racon gereği varımı yoğumu ipotek ettiğim şu laptopu kendi ellerimle sahnenin ortasında yere vura vura kırmam gerekiyor. En kötü ihtimalle üstüne benzin döküp yakmak benim aabilerime, büyüklerime boynumun borcudur diye düşünüyorum. Of güzel şarkı geldiği zaman bir dakikalık saygı duruşunu mu çaksam kelimeleri mi orgy’ye soksam ikilemi ellerimi karıncalandırıyo, karıncalansa noolcak en iyi ihtimalle 31.
Konu açmak lazım ki yeni paragrafın hakkını verelim. Bu arada şiddeti de düşürelim. Moby mesela. Kafası farklı. Lakin ben bu akşam kırmızı hapı yutmuştum. Ondan etkisi de farklı. Hiçlik gibi gelmiyor. Gayet akıcı ve kırılgan, kırıcı. Ben kırıyor muyum? Beni kırdıkları kadar? Ben çünkü çok kırılmıyorum ama kırılıcakmış gibi oluyorum. Sırf ben kırıcam sanıldığı için beni kırmaya çalışmak bence çok uygun bir davranış biçimi değil. Yılın süprizini ve film twistini açıklıyorum. Gerçek bir şinasi oyunu sahnesine hazırız sanırım. Selam, ben isteyerek kırmıyorum. İnsanları yanlışlıkla kırdığımı farkedip önlem almıyorum sadece. Sonrasında üzülüyorum tabiki. Bu üzünte beni kırsalar oluşacak üzüntüden az ama, onu belirtebilirim. Bu paragrafta son belirtmek istediğim şey, kırgınlıkların 3 adet damar şarkı ve takribinde 3 adet fıçı ile çok net aşılabildiği.
Sahneden bahsedelim. Şu zamana kadar saf müziği hikayeleştirmeye çalıştığım örnekler çok oldu. Lakin beceremedim. Becerebilicem, onu biliyorum. Şu an çalan müziğin dokusunu gözümün önüne getirebiliyor olmam benim halısahalardaki defans kabiliyetim kadar açık. Açık açık, müziği görüyorum. Bunun hiç bir kimyasal, organik madde ile gerçekleşemeyecek bir süreç olduğunu temin edebilirim. Çünkü ben şuan müziğin notalarını görüyormuşum sanmıyorum. Ben şuan müziği hissedip onun kafamda oluşturduğu imgeleri düşünüyorum. Yani beynim çalışıyor şuan. Erimiyor. Erirse, ben biterim. Veya kötü insanlaşırım. Beni kötüleştirmeyin. Çünkü malesef ki ben kötü olabilirim en acısı. Devil makes us sin.
Yazmaktan yoruldum, ve hala bir hikayeyi açamadım. Demekki ben dolmuşum. Hikaye olmuşum. Hikayelerim saçma olmuş. Hikayelerim eğlencesiz olmuş. Hikayelerimi beyaz ekrana dökemeyecek kadar bilincimin dibine itmişim. Saçma saçma müziği anlatmaya çalışıyorum onun yerine. Ben kim oluyorum. Ben gencim. Ben saçmalamayı hakediyorum dimi? Yani benim yanlışlarım da durmaksızın yalan söyleyen birbirinden kaltak bir kaçı kadar meşru değil mi? Yani bana niye puştluk yapıyorsun diye sorduklarında siz de yalan söylüyorsunuz dersem üste çıkabiliyorum değil mi? İntihar etmek üzere son yudumunu çeken Virginia Woolf gibi hissettim 1-2 saniyeliğine. Sonra kahkaha attım geçti.
Yalan söylüyorum ben kahkaha atmadım. Komşu kızı. Benim hayatımda komşu kızları geçti. Hadi onları hikayeleştirelim bari. Bir deneme yapıcam. Bunlar komşu kızı değil ama . bizim semtin kızları. Bizim sitenin kızları. Bizim beldenin kızları. Bizim otelin kızları. Bizim havuzun kızları. Bizim kızlar. Kızlar. İkizler. Bizim ikizler. İkisi de o piti piti.
Ben yürüyordum. Bu şekilde. Bu sokakta. Son seferki gibi, o banka oturup gözlerimi dolduracaktım. Çünkü son seferinde o bankta ben hafif hüzün ve hafif “kankaaaa koyduk muuu” hissiyatıyla sevinç v e hüzünden ağlamıştım. Onu kazandım ve onu kaçırdım ağlayışı. Bir arada. Nokta. Anlaşılır anlatıyorum değil mi? Bu seferki de o durumdan çok farklı değil kanımca. Çünkü bu sefer kaybettiğim altınları bulmuştum. Bana bir harita verdiler. O haritayla dünya, türkiye, avrasya, danilevski’nin slav medeniyeti ve komünist çin dahil aradığım çeşitli toprak parçalarında pek çok benzettiğim ki bu benzettiğim güzellerin arasında şarkıcı gökçe de var; bulamamış olduğum o altın poşeti alt komşunun altından çıktı. Hemen altımdan. Komşunun da altından. Binanın altından, hatta asfalt ve toprağın az altındaki dinazor fosilleri ve solucan yuvalarının altındaki fiberoptik kablolar buldu bana onları. Kaybettiğm ve aradığım altınları.
Bu hikayeyi şöyle anlatalım. Marco Polo mesela, ipek yolunu bulmak istiyor. Herkes ipek yolundan bahsediyor, bütün toprak parçalarının ipek yoluna benzerliğini ve o olabilme ihtimalinin yarattığı heycanı her saniye yaşıyor ama aslında o İpek Yolu’nun gerçekten de bir yol olmadığı farkediyor. Methiyeler düzülen, uğruna yiğitlerin düştüğü kaybolduğu fenomen aslında bir kızmış. İpek. Yolu. Yoluların ipek. İpek. Yolu. İpek Yolu hanım.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder