Gözümün önündeki fotoğraf karesini paylaşmak istiyorum. Bu şarkıya da uygun.
Bu şarkıyı dinlediğim zamanlarda sanki durmadan gaz maskesi takan bir adamın ha ha ha ha elinde bir adet levye ile duvuarlara vurduğunu hissediyorum, bir ki üç dört bir ki üç dürt.
Dürt, tü. Şeytan.
Onlar ikitaneydiler ve rivayete göre TEK bir olduklarında bir garip oluyorolar ve birbirlerini aynı anda yemeye başlıyorlar. Biri diğerinin kolunu miğdeye indirirken diğeri öbürsünün saçlarını koparıp yuvarlayarak çiğnemeden yutuyor. Birbirlerini yemeye başladıkça ikisinin de göbeği şişmeye başlıyor ve ikisinden de eser kalmadığı an göbekler patlayıp havada yapışarak tek bir oluyorlar. Oldukları şey tek bir fani değil. Tek bir şeytan. Şeytan. Tek. Çünkü şeytan zaten tekdir. Heptir. Hep tektir çünkü hep bizdedir. Çünkü biz ondayız. O ve bizimle olan ilişkimiz hakkında ben bir profesyonel veya bilir kişi veya bilge veya en hakim ombdsman değilim. Benim burada yapmaya çalışıtığım tek aksiyon, bu kızlardan ne kadar korktuğumu göstermeye çalışmanın mübalağsı. Gel gelelim ben camii’de imamdan ilk duyduğumdan beri teşbihte hata olmaz lafını kullanmak için tetikte bekliyorken, şuan için bu laf çok uygun.http://www.blogger.com/img/blank.gif
Şeytan ve onlardan bahsetmeye devam etmemizde bir mani olduğunu sanmıyorum.
İki tane çok benzer şey olduğu zaman birine olan iligimizin sebebinin diğerine ilgimiz olduğu genel geçer bir gerçek midir yoksa bir rastlantı mıdır? Veya gerçekten doğru anda denk geldiğimiz bir şarkının bize yaşattığı titreme hissinin şeytan dürtmesiyle bağlantısı ne kadar mümkündür. Çünkü müziği şeytanla bağlayacaksak elimde deliller yüklüce. ONLAR da müziğe tapıyorlar, benden duymayın. Ben onlara onlar müziğe, ben onlara, onlar şeytan. Ben onlara onlar şeytana. Şeytan yok. Onlara.
Psychedelic kelimesini doğru yazabildim mi bilmiyorum ama, onlar görüyor. Onlar her yerde, bunu da görüp gülmedilerse kesin vericekler. Neyi.
muzik
sevdigim viski black label
5 Eylül 2011 Pazartesi
ipek yolu
Son yazmaya karar verdiğim seferde camlar çerçeveler alt komşunun altından çıkmıştı.
Dine and die diye şarkı olsa tam motörhead şarkısı olmaz mıydı diye düşünürken motörhead’in hiçbir şarkısını bilmediğimi belirtmem gerekir. Belki biraz ace of spades . o da unforgiven veya one veya fear of the dark bilmek gibi. Addetten.
Alt komşularımı tanımıyorum. Üst komşularımı tanımadığım kadar. Sadece bir adet komşu kızı var ki sadece terlik, şort, kolpa tşört kombinasyonuylayken ve cappy karışık meyve suyu almaya çıktığım zamanlarda kendisi ile göz ucuyla selamlaşma şekli bir iletişim içerisine giriyorum. Ki az önceki cümleyi kurarken meyve mi meyva mıydı diye düşünmeye ayırdığım vakit hayatta pişman olacak ciddiyette bir uzunluktaydı. Onun haricinde the black keys çaldığı sürece kelimelerin kendi kendisine aktığını fark etmiş olmam benim bu geceki en büyük zaferim.
Biraz on the road biraz true grit biraz da machete, çoook çok az da 24 hour party people. Birleştirince kelimeleri klavyeye dilimle basarak yazmam için yeterli oluyor. Bu yazdığım şey her ne ise, deneme hikaye, tez, saçmalık; bittiği anda racon gereği varımı yoğumu ipotek ettiğim şu laptopu kendi ellerimle sahnenin ortasında yere vura vura kırmam gerekiyor. En kötü ihtimalle üstüne benzin döküp yakmak benim aabilerime, büyüklerime boynumun borcudur diye düşünüyorum. Of güzel şarkı geldiği zaman bir dakikalık saygı duruşunu mu çaksam kelimeleri mi orgy’ye soksam ikilemi ellerimi karıncalandırıyo, karıncalansa noolcak en iyi ihtimalle 31.
Konu açmak lazım ki yeni paragrafın hakkını verelim. Bu arada şiddeti de düşürelim. Moby mesela. Kafası farklı. Lakin ben bu akşam kırmızı hapı yutmuştum. Ondan etkisi de farklı. Hiçlik gibi gelmiyor. Gayet akıcı ve kırılgan, kırıcı. Ben kırıyor muyum? Beni kırdıkları kadar? Ben çünkü çok kırılmıyorum ama kırılıcakmış gibi oluyorum. Sırf ben kırıcam sanıldığı için beni kırmaya çalışmak bence çok uygun bir davranış biçimi değil. Yılın süprizini ve film twistini açıklıyorum. Gerçek bir şinasi oyunu sahnesine hazırız sanırım. Selam, ben isteyerek kırmıyorum. İnsanları yanlışlıkla kırdığımı farkedip önlem almıyorum sadece. Sonrasında üzülüyorum tabiki. Bu üzünte beni kırsalar oluşacak üzüntüden az ama, onu belirtebilirim. Bu paragrafta son belirtmek istediğim şey, kırgınlıkların 3 adet damar şarkı ve takribinde 3 adet fıçı ile çok net aşılabildiği.
Sahneden bahsedelim. Şu zamana kadar saf müziği hikayeleştirmeye çalıştığım örnekler çok oldu. Lakin beceremedim. Becerebilicem, onu biliyorum. Şu an çalan müziğin dokusunu gözümün önüne getirebiliyor olmam benim halısahalardaki defans kabiliyetim kadar açık. Açık açık, müziği görüyorum. Bunun hiç bir kimyasal, organik madde ile gerçekleşemeyecek bir süreç olduğunu temin edebilirim. Çünkü ben şuan müziğin notalarını görüyormuşum sanmıyorum. Ben şuan müziği hissedip onun kafamda oluşturduğu imgeleri düşünüyorum. Yani beynim çalışıyor şuan. Erimiyor. Erirse, ben biterim. Veya kötü insanlaşırım. Beni kötüleştirmeyin. Çünkü malesef ki ben kötü olabilirim en acısı. Devil makes us sin.
Yazmaktan yoruldum, ve hala bir hikayeyi açamadım. Demekki ben dolmuşum. Hikaye olmuşum. Hikayelerim saçma olmuş. Hikayelerim eğlencesiz olmuş. Hikayelerimi beyaz ekrana dökemeyecek kadar bilincimin dibine itmişim. Saçma saçma müziği anlatmaya çalışıyorum onun yerine. Ben kim oluyorum. Ben gencim. Ben saçmalamayı hakediyorum dimi? Yani benim yanlışlarım da durmaksızın yalan söyleyen birbirinden kaltak bir kaçı kadar meşru değil mi? Yani bana niye puştluk yapıyorsun diye sorduklarında siz de yalan söylüyorsunuz dersem üste çıkabiliyorum değil mi? İntihar etmek üzere son yudumunu çeken Virginia Woolf gibi hissettim 1-2 saniyeliğine. Sonra kahkaha attım geçti.
Yalan söylüyorum ben kahkaha atmadım. Komşu kızı. Benim hayatımda komşu kızları geçti. Hadi onları hikayeleştirelim bari. Bir deneme yapıcam. Bunlar komşu kızı değil ama . bizim semtin kızları. Bizim sitenin kızları. Bizim beldenin kızları. Bizim otelin kızları. Bizim havuzun kızları. Bizim kızlar. Kızlar. İkizler. Bizim ikizler. İkisi de o piti piti.
Ben yürüyordum. Bu şekilde. Bu sokakta. Son seferki gibi, o banka oturup gözlerimi dolduracaktım. Çünkü son seferinde o bankta ben hafif hüzün ve hafif “kankaaaa koyduk muuu” hissiyatıyla sevinç v e hüzünden ağlamıştım. Onu kazandım ve onu kaçırdım ağlayışı. Bir arada. Nokta. Anlaşılır anlatıyorum değil mi? Bu seferki de o durumdan çok farklı değil kanımca. Çünkü bu sefer kaybettiğim altınları bulmuştum. Bana bir harita verdiler. O haritayla dünya, türkiye, avrasya, danilevski’nin slav medeniyeti ve komünist çin dahil aradığım çeşitli toprak parçalarında pek çok benzettiğim ki bu benzettiğim güzellerin arasında şarkıcı gökçe de var; bulamamış olduğum o altın poşeti alt komşunun altından çıktı. Hemen altımdan. Komşunun da altından. Binanın altından, hatta asfalt ve toprağın az altındaki dinazor fosilleri ve solucan yuvalarının altındaki fiberoptik kablolar buldu bana onları. Kaybettiğm ve aradığım altınları.
Bu hikayeyi şöyle anlatalım. Marco Polo mesela, ipek yolunu bulmak istiyor. Herkes ipek yolundan bahsediyor, bütün toprak parçalarının ipek yoluna benzerliğini ve o olabilme ihtimalinin yarattığı heycanı her saniye yaşıyor ama aslında o İpek Yolu’nun gerçekten de bir yol olmadığı farkediyor. Methiyeler düzülen, uğruna yiğitlerin düştüğü kaybolduğu fenomen aslında bir kızmış. İpek. Yolu. Yoluların ipek. İpek. Yolu. İpek Yolu hanım.
Dine and die diye şarkı olsa tam motörhead şarkısı olmaz mıydı diye düşünürken motörhead’in hiçbir şarkısını bilmediğimi belirtmem gerekir. Belki biraz ace of spades . o da unforgiven veya one veya fear of the dark bilmek gibi. Addetten.
Alt komşularımı tanımıyorum. Üst komşularımı tanımadığım kadar. Sadece bir adet komşu kızı var ki sadece terlik, şort, kolpa tşört kombinasyonuylayken ve cappy karışık meyve suyu almaya çıktığım zamanlarda kendisi ile göz ucuyla selamlaşma şekli bir iletişim içerisine giriyorum. Ki az önceki cümleyi kurarken meyve mi meyva mıydı diye düşünmeye ayırdığım vakit hayatta pişman olacak ciddiyette bir uzunluktaydı. Onun haricinde the black keys çaldığı sürece kelimelerin kendi kendisine aktığını fark etmiş olmam benim bu geceki en büyük zaferim.
Biraz on the road biraz true grit biraz da machete, çoook çok az da 24 hour party people. Birleştirince kelimeleri klavyeye dilimle basarak yazmam için yeterli oluyor. Bu yazdığım şey her ne ise, deneme hikaye, tez, saçmalık; bittiği anda racon gereği varımı yoğumu ipotek ettiğim şu laptopu kendi ellerimle sahnenin ortasında yere vura vura kırmam gerekiyor. En kötü ihtimalle üstüne benzin döküp yakmak benim aabilerime, büyüklerime boynumun borcudur diye düşünüyorum. Of güzel şarkı geldiği zaman bir dakikalık saygı duruşunu mu çaksam kelimeleri mi orgy’ye soksam ikilemi ellerimi karıncalandırıyo, karıncalansa noolcak en iyi ihtimalle 31.
Konu açmak lazım ki yeni paragrafın hakkını verelim. Bu arada şiddeti de düşürelim. Moby mesela. Kafası farklı. Lakin ben bu akşam kırmızı hapı yutmuştum. Ondan etkisi de farklı. Hiçlik gibi gelmiyor. Gayet akıcı ve kırılgan, kırıcı. Ben kırıyor muyum? Beni kırdıkları kadar? Ben çünkü çok kırılmıyorum ama kırılıcakmış gibi oluyorum. Sırf ben kırıcam sanıldığı için beni kırmaya çalışmak bence çok uygun bir davranış biçimi değil. Yılın süprizini ve film twistini açıklıyorum. Gerçek bir şinasi oyunu sahnesine hazırız sanırım. Selam, ben isteyerek kırmıyorum. İnsanları yanlışlıkla kırdığımı farkedip önlem almıyorum sadece. Sonrasında üzülüyorum tabiki. Bu üzünte beni kırsalar oluşacak üzüntüden az ama, onu belirtebilirim. Bu paragrafta son belirtmek istediğim şey, kırgınlıkların 3 adet damar şarkı ve takribinde 3 adet fıçı ile çok net aşılabildiği.
Sahneden bahsedelim. Şu zamana kadar saf müziği hikayeleştirmeye çalıştığım örnekler çok oldu. Lakin beceremedim. Becerebilicem, onu biliyorum. Şu an çalan müziğin dokusunu gözümün önüne getirebiliyor olmam benim halısahalardaki defans kabiliyetim kadar açık. Açık açık, müziği görüyorum. Bunun hiç bir kimyasal, organik madde ile gerçekleşemeyecek bir süreç olduğunu temin edebilirim. Çünkü ben şuan müziğin notalarını görüyormuşum sanmıyorum. Ben şuan müziği hissedip onun kafamda oluşturduğu imgeleri düşünüyorum. Yani beynim çalışıyor şuan. Erimiyor. Erirse, ben biterim. Veya kötü insanlaşırım. Beni kötüleştirmeyin. Çünkü malesef ki ben kötü olabilirim en acısı. Devil makes us sin.
Yazmaktan yoruldum, ve hala bir hikayeyi açamadım. Demekki ben dolmuşum. Hikaye olmuşum. Hikayelerim saçma olmuş. Hikayelerim eğlencesiz olmuş. Hikayelerimi beyaz ekrana dökemeyecek kadar bilincimin dibine itmişim. Saçma saçma müziği anlatmaya çalışıyorum onun yerine. Ben kim oluyorum. Ben gencim. Ben saçmalamayı hakediyorum dimi? Yani benim yanlışlarım da durmaksızın yalan söyleyen birbirinden kaltak bir kaçı kadar meşru değil mi? Yani bana niye puştluk yapıyorsun diye sorduklarında siz de yalan söylüyorsunuz dersem üste çıkabiliyorum değil mi? İntihar etmek üzere son yudumunu çeken Virginia Woolf gibi hissettim 1-2 saniyeliğine. Sonra kahkaha attım geçti.
Yalan söylüyorum ben kahkaha atmadım. Komşu kızı. Benim hayatımda komşu kızları geçti. Hadi onları hikayeleştirelim bari. Bir deneme yapıcam. Bunlar komşu kızı değil ama . bizim semtin kızları. Bizim sitenin kızları. Bizim beldenin kızları. Bizim otelin kızları. Bizim havuzun kızları. Bizim kızlar. Kızlar. İkizler. Bizim ikizler. İkisi de o piti piti.
Ben yürüyordum. Bu şekilde. Bu sokakta. Son seferki gibi, o banka oturup gözlerimi dolduracaktım. Çünkü son seferinde o bankta ben hafif hüzün ve hafif “kankaaaa koyduk muuu” hissiyatıyla sevinç v e hüzünden ağlamıştım. Onu kazandım ve onu kaçırdım ağlayışı. Bir arada. Nokta. Anlaşılır anlatıyorum değil mi? Bu seferki de o durumdan çok farklı değil kanımca. Çünkü bu sefer kaybettiğim altınları bulmuştum. Bana bir harita verdiler. O haritayla dünya, türkiye, avrasya, danilevski’nin slav medeniyeti ve komünist çin dahil aradığım çeşitli toprak parçalarında pek çok benzettiğim ki bu benzettiğim güzellerin arasında şarkıcı gökçe de var; bulamamış olduğum o altın poşeti alt komşunun altından çıktı. Hemen altımdan. Komşunun da altından. Binanın altından, hatta asfalt ve toprağın az altındaki dinazor fosilleri ve solucan yuvalarının altındaki fiberoptik kablolar buldu bana onları. Kaybettiğm ve aradığım altınları.
Bu hikayeyi şöyle anlatalım. Marco Polo mesela, ipek yolunu bulmak istiyor. Herkes ipek yolundan bahsediyor, bütün toprak parçalarının ipek yoluna benzerliğini ve o olabilme ihtimalinin yarattığı heycanı her saniye yaşıyor ama aslında o İpek Yolu’nun gerçekten de bir yol olmadığı farkediyor. Methiyeler düzülen, uğruna yiğitlerin düştüğü kaybolduğu fenomen aslında bir kızmış. İpek. Yolu. Yoluların ipek. İpek. Yolu. İpek Yolu hanım.
POP
Enerjisi kullanılmaktan olan
Pop müziği anlatmalı..
Yeşiiil
Senkronizasyon, hangi lisandan çalıntı hiç bilmiyorum. Afrika’da doğar doğmaz bir nokta üç kiloyu kaldıracak kadar bile hali kalmamış annesinin elinden düşerek ölen binlerce cenini saymadığımız taktirde bile 7 milyonluk kürede Ard arda sıfır nokta 2 saniye farklarla aynı boyutlardaki sağ ellerini aynı hızla ve aynı istekle aynı yöne sallayan üç bin insanın var olduğunu tahmin etmek çıldırmak için yeterli referans sayılabilir belki de belirli eyaletlerde.
sözcükleri balonda sıkı sıkı metal halatlarla tutan şuuru serbest bırakmak için uyarıda bulunan o tek, özel, etkileyici nota, melodi, elektrik sesi, gitar teli, baget çarpışı, ses teli, alkol mezesi veya hoparlörün son ses seviyesi. SES. Görmek.
Sese tecavüz edebilmek istediğim şeyler listesinde üst noktalara her alkol damlasından sonra böğrüme attığım jilet çiziği ile tüm hızıyla yükseliyor. O ses, müzik değil. Müzik diye kategoriye sokmak sese yapılan ayıpların büyük olanlarındandır denebilir, daha ayıbı da ses seçmek belki de,
bir yudum viski o zaman eah, başla.
.
.
doğru nota bekleniyor
ve
...
o ilk notanın gelişiyle birlikte titreme anı,
görünmeye başlayan yuvarlaklar. ama enine.
bir sürü yuvarlaklar, elips şeklinde, göz önünde mavi, yeşil ve belki de gri yuvarlaklar. hatta kesinlikle gri ki bütün neşesizliğiyle mavi ve yeşili içine çekerek kırmızıya dönüşmeye başlamasıyla kırmızılaşan yuvarlağın kel olan kafa tasından kökler çıkmaya başlıyor, saçları rastaya dönüştükçe boyu da uzamaya başlıyor ve şimdiye kadar almış olduğu bütün red cevaplarını depoladığı yağlı göbeği kas olarak pazu ve omuz bölgelerine taş kıvamında yerleşmiş oluyor. Ardından karşısındaki mavi hayır hayır yeşil yuvarlak da buğday, hayır buğday değil, artık beğenmediğimden dolayı saman renginde saç telleri çıkarmaya başlıyor. saç telleri yuvarlağın içinden dışarı doğru, dışarıdan da aşağıya doğru taşmaya başladıktan sonra benim ellerimle oyduğum çukura bereketsiz toprak olarak doluyorlar. Toprağın bereketlenmesini istiyorum. O yüzden merhametimi üflememle birlikte bereketlendiği anda yeni üflenmiş toprakta ben istediğim için önce minik bir tohum, ardından büyüdükçe kozaya dönüşen tohumu yırtarak uçan kelebeğin ağzundan düşen ufak vücudu çıkıyor. çıplak vücüdunun her santimi toz ve toprak birikintileriyle kaplı olduğundan imdadına yetişen rastalı gencimiz kafasından aşağı sürahilerce çamlıca gazoz döktükçe, kıza doğru bir ford seri üretim bandı yaklaşıyor ve seri üretim bandının üstüne oturan kız bandın paravanın arkasında kalan bölmesinden çıktıktan sonra siyah saçlı aynı boyda aynı ten renginde, siyah gözlü, siyah makyajlı ikizine dönüşüyor, saman saçlıyken konuştuğu kadar siyah saçlıyken konuşmamaya başlıyor, konuşmadıkça ben konuşuyorum, ben konuştukça rastalı gri yuvarla ufalmaya başlıyor, en sonunda legoya dönüşüyor ve buğday saçlının götüne monte oluyor. o saniye legonun büyüsüyle mor bir bulut bütün sahne ve tribünleri kaplasa da yaklaşık üç saniye sonra sahne eski haline geliyor ve podyumun iki tarafından saman saçlı ve siyah saçlı bana doğru kaltak gülüşler saçarak yaklaşıyorlar. bir bel hareketiyle simetrik şekilde iki yanağıma birer öpücük kondurup seyircilere selamlarını sunmak suretiyle şovlarını sonlandırıyorlar.
bu gösteriyi izleyen ben napıyorum.
ben burada napıyorum.
boş
olsa da pop müzik güzel.
Pop müziği anlatmalı..
Yeşiiil
Senkronizasyon, hangi lisandan çalıntı hiç bilmiyorum. Afrika’da doğar doğmaz bir nokta üç kiloyu kaldıracak kadar bile hali kalmamış annesinin elinden düşerek ölen binlerce cenini saymadığımız taktirde bile 7 milyonluk kürede Ard arda sıfır nokta 2 saniye farklarla aynı boyutlardaki sağ ellerini aynı hızla ve aynı istekle aynı yöne sallayan üç bin insanın var olduğunu tahmin etmek çıldırmak için yeterli referans sayılabilir belki de belirli eyaletlerde.
sözcükleri balonda sıkı sıkı metal halatlarla tutan şuuru serbest bırakmak için uyarıda bulunan o tek, özel, etkileyici nota, melodi, elektrik sesi, gitar teli, baget çarpışı, ses teli, alkol mezesi veya hoparlörün son ses seviyesi. SES. Görmek.
Sese tecavüz edebilmek istediğim şeyler listesinde üst noktalara her alkol damlasından sonra böğrüme attığım jilet çiziği ile tüm hızıyla yükseliyor. O ses, müzik değil. Müzik diye kategoriye sokmak sese yapılan ayıpların büyük olanlarındandır denebilir, daha ayıbı da ses seçmek belki de,
bir yudum viski o zaman eah, başla.
.
.
doğru nota bekleniyor
ve
...
o ilk notanın gelişiyle birlikte titreme anı,
görünmeye başlayan yuvarlaklar. ama enine.
bir sürü yuvarlaklar, elips şeklinde, göz önünde mavi, yeşil ve belki de gri yuvarlaklar. hatta kesinlikle gri ki bütün neşesizliğiyle mavi ve yeşili içine çekerek kırmızıya dönüşmeye başlamasıyla kırmızılaşan yuvarlağın kel olan kafa tasından kökler çıkmaya başlıyor, saçları rastaya dönüştükçe boyu da uzamaya başlıyor ve şimdiye kadar almış olduğu bütün red cevaplarını depoladığı yağlı göbeği kas olarak pazu ve omuz bölgelerine taş kıvamında yerleşmiş oluyor. Ardından karşısındaki mavi hayır hayır yeşil yuvarlak da buğday, hayır buğday değil, artık beğenmediğimden dolayı saman renginde saç telleri çıkarmaya başlıyor. saç telleri yuvarlağın içinden dışarı doğru, dışarıdan da aşağıya doğru taşmaya başladıktan sonra benim ellerimle oyduğum çukura bereketsiz toprak olarak doluyorlar. Toprağın bereketlenmesini istiyorum. O yüzden merhametimi üflememle birlikte bereketlendiği anda yeni üflenmiş toprakta ben istediğim için önce minik bir tohum, ardından büyüdükçe kozaya dönüşen tohumu yırtarak uçan kelebeğin ağzundan düşen ufak vücudu çıkıyor. çıplak vücüdunun her santimi toz ve toprak birikintileriyle kaplı olduğundan imdadına yetişen rastalı gencimiz kafasından aşağı sürahilerce çamlıca gazoz döktükçe, kıza doğru bir ford seri üretim bandı yaklaşıyor ve seri üretim bandının üstüne oturan kız bandın paravanın arkasında kalan bölmesinden çıktıktan sonra siyah saçlı aynı boyda aynı ten renginde, siyah gözlü, siyah makyajlı ikizine dönüşüyor, saman saçlıyken konuştuğu kadar siyah saçlıyken konuşmamaya başlıyor, konuşmadıkça ben konuşuyorum, ben konuştukça rastalı gri yuvarla ufalmaya başlıyor, en sonunda legoya dönüşüyor ve buğday saçlının götüne monte oluyor. o saniye legonun büyüsüyle mor bir bulut bütün sahne ve tribünleri kaplasa da yaklaşık üç saniye sonra sahne eski haline geliyor ve podyumun iki tarafından saman saçlı ve siyah saçlı bana doğru kaltak gülüşler saçarak yaklaşıyorlar. bir bel hareketiyle simetrik şekilde iki yanağıma birer öpücük kondurup seyircilere selamlarını sunmak suretiyle şovlarını sonlandırıyorlar.
bu gösteriyi izleyen ben napıyorum.
ben burada napıyorum.
boş
olsa da pop müzik güzel.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)